02/04/2025
BEYNİNİZ ÇAMURLU SUYLA YIKANMIŞ OLABİLİR Mİ?
Blog Yazımın Medium Linki: https://denizduman-net.medium.com/taraftar-olmak-ya-da-olmamak-1198ff17fff3
YouTube Video Linki: https://youtu.be/RbhwZ9cvZ1Q
*****
BEYNİNİZ ÇAMURLU SUYLA YIKANMIŞ OLABİLİR Mİ?
Kitle sahibi olmak ve Taraftar sahibi olmak birbirinden farklı kavramlardır. Bir güruhun “Kitlesi” içine girmek rasyonel bir eylemken o güruhun “Taraftar” topluluğuna dahil olmak genellikle irrasyoneldir. Peki nedir temel fark?
Kitleler akışkandır. Yani kitle olarak tanımladığınız kişiler aynı zamanda bir başka rakibinizin de kitlesi içinde olabilir. Kitleler rasyonel hareket ederler. Taraftarlar ise irrasyonel. Kitleler nereden fayda görürse o tarafa doğru akar. Aynı anda iki rakip de bu kitleyi beslerse kitle bu iki rakip oluşumun da kitlesi içerisinde memnuniyetle bulunur. Kitleler “fayda” nereden gelirse oraya akar. Ancak bu kitleleri kendi sınırları içerisinde tutanlar ne zaman ki bu kitleyi beslemeyi bırakırlar işte o zaman kitleler bu oluşum içinden çıkarak kendini besleyen başka oluşumların kitlesi olmak adına yola çıkar. Kitlenize zarar verdiğiniz durumda ise bu terk ediş daha da hızlanır.
Ancak taraftarlar sizi asla bırakmaz…
Toplulukları (kitleleri) kendi sınırları içerisinde tutan bu güruhlar bu kitleleri “taraftar” haline getirdikleri durumda ise işin rengi değişir. Artık bu kişiler hipnozlanmışçasına onlara biat ederler. Taraftarlık irrasyonel bir eylemdir. Mantık aranmaz. Sizin taraftarınız asla rakibinizin taraftarı olmaz, olamaz. Taraftarınızı beslemeyi bıraksanız ve hatta onlara zarar verseniz dahi onlar sizi bırakmaz. Hipnozlanmışçasına sizin peşinizden gelirler.
Örneğin Fenerbahçe taraftarısınız. Fenerbahçe küme düşerse takımınızı bırakıp Galatasaray’ı tutar mısınız? Tutmazsınız çünkü siz Fenerbahçe topluluğunun bir “kitlesi” değil bir “taraftarısınızdır.” Yine aynı şekilde bir din’e mensupsunuz diyelim ancak bağlı bulunduğunuz din’in söylemleri zihninizde bazı çelişkiler yaratıyor. Örneğin kadın hakları, kadınların miras hukuku, eşitlikler, özgürlükler vb. konularda dininizin buyruklarını pek de içinize sindiremiyorsunuz. Ve karşı tarafınızda da bu konularda tam da sizin değer dünyanıza uygun başka bir din/öğreti var diyelim. Kendi dininizi bırakıp bu din’i benimsemezsiniz. Çünkü siz doğuştan bağlı bulunduğunuz bu din’in taraftarı haline gelmişsinizdir ve özgür iradenizin iplerini eline almak için artık çok geçtir. Burada popüler eylem bu din’in zihninizde çelişki yaratan söylemlerini görmezden gelmek, onları farklı yorumlamaya çalışmak yada yanlış analoji ve alegori yöntemiyle safsatalara sığınarak “burada aslında onu değil, bunu kast etti” gibi söylemler ile irrasyonel olan taraftarlığınızı rasyonel sınırlar içerisine sıkıştırmaya çalışırsınız.
Kitle ve Taraftarlık arasındaki en çarpıcı bir başka örnek de siyasi partilerden gelir.
Hemen hemen her partinin kemik bir kitlesi vardır ve bu kitleler siz ne yaparsanız yapın asla oyunu değiştirmez. İşte toplumun “Kemik” olarak tanımladığı bu kesime biz “Taraftar” diyoruz. Mevcut hükümet bu kitleleri beslemeyi kesse, açlıktan kırılmalarına sebep olsa ya da kişisel hak ve özgürlüklerini gasp da etse bu kitleler bir sonraki seçimde yine koşarak bu partilere oyunu atacaktır. Ancak seçimlerde hangi partinin göreve geleceğini bu kitle yani taraftarlar değil, henüz taraftar olmamış ve rasyonel sınırlar içerisinde hareket eden “kitleler” belirler. Bu kitleler akışkandır ve mevcut hükümetin onları beslemeyi kesmesi ya da onlara zarar vermesi durumunda bir sonraki seçimde kararını değiştirip tam zıt kutba oyunu atar ve hakim düzeni değiştirebilir. İşte bu sebepledir ki siyasi hareketler var gücüyle mevcut kitlelerini taraftar haline getirmek için çalışır. Onların yolçuluğu 3 adımdan oluşur. 1-Kitle edin. 2- Kitleleri genişlet. 3- Kitleleri Taraftar haline getir. Kemik kitle (yani taraftarlar) ne kadar artarsa hakim düzeni ve kendi koltuklarını korumaları o kadar kolay olur.
İşte tam bu noktada Eric Hoffer ve Gustave Le Bon’un baş yapıtları devreye giriyor. Bu iki kitaptan Eric Hofferin 80 yıl öncesinden yazmış olduğu “Kesin İnançlılar” kitabı beni fazlasıyla etkilemişti. Kitabı okuduğunuzda bu kitabın 80 yıl önce değil sanki daha dün yazılmış olduğunu hissediyor ve ülkemizdeki son 20 yıla ışık tutuyor gibi hissediyorsunuz. Hoffer bu kitabında; Kitle nedir? Taraftar nedir? Kitleler hangi metotlar ile taraftar haline getirilir? Taraftarlar nasıl kemikleştirilir? Kitle sahipleri hangi şeytani metot ve yöntemler ile toplumsal kutuplaşmayı oluşturur? Ve Kitle sahipleri gücünü hakim kılmak için insanları nasıl manipüle eder? gibi sorulara çarpıcı yanıtlar veriyor.
Özetle taraftarlık; zihninizi rafa kaldırmak ve belirli güruhların (Dernek, Tarikat, Örgüt, Siyasi parti, Takım, Din, Felsefi akım vb) size sunduğu paket düşüncelerle fikir sahibi olmadan zikir sahibi olduğunuz bir hipnoz durumudur. Ve farkına varmasanız da bazı noktalarda siz de, ben de birilerinin taraftarları arasındayız. Bu blog yazısını yazmaktaki amacım bir farkındalık yaratmak. Şu andaki konumuzun ne olduğunu anlamanıza yardımcı olmak. Şu an bir güruhun kitlesi içerisinde misiniz yoksa bir güruhun taraftarı mısınız? Savunduğumuz şeyleri neden savunduğumuzu ne kadar biliyoruz? Çoğu zaman kitleler ve taraftarlar hangi pozisyonda olduklarının farkında bile değiller. Entelektüel birikimi zayıf, kültürel anlamda alt kesimi oluşturan kitlelerin buna kafa yormaması olağan karşılansa da sözüm ona kendini toplumun aydınlık yüzü olarak betimleyen ve entelektüel birikime sahip olan “aydınlar” da bu durumun farkında değiller. Bu yazımda sizi kendinizle yüzleşmenizi sağlayacağınız ve belki de biraz kızdıracağım bazı sorular soracağım.
Örneğin; “İstanbul sözleşmesini destekliyor musunuz?” sorusuna muhalif kesimden hemen hemen herkes evet yanıtını verecektir. (Ben de onlardan biriyim.) Ancak bu uğurda sokaklara çıkıp ellerinde pankartlar ile bu sözleşmeye destek veren insanlar ya da sosyal medyadan azılı bir şekilde bunu destekleyen sporcu, sanatçı ya da yurdum sıradan insanına; “Bu sözleşmeyi okudunuz mu?” sorusunu sorduğunuzda hemen hemen 90%’ ı bu sözleşmeyi okumadıklarını belirtiyor. O halde okumadığınız bir sözleşmeyi neden ve nasıl destekliyorsunuz? İşte bu durum, paket düşüncelerin sahiplenilmesi ile fikir sahibi olmadan zikir sahibi olmaya bir örnektir. Elbette her konuda fikir sahibi olamayız ve üzerinde konsensus sağlanan bazı konularda paket düşüncelere kesinlikle ihtiyacımız var. Örneğin hemen hemen herkes dünyanın hafif basık bir küre şeklinde geoit formunda olduğu konusunda hemfikirdir. Düzdünyacılar gelip de dünya yuvarlak değil düzdür dediğinde onunla ve cehaletiyle dalga geçeriz. Ancak bizden dünyanın yuvarlak olduğu fikrini savunmamız istendiğinde bu konuda hemen hemen hiç bir fikrimizin olmadığının farkına varırız. İnandığımız argümanı ispatlamamız istendiğinde cevap veremeyiz. Bir an için fikir sahibi olmadan zikir sahibi olduğumuz ve paket düşünceler ile düşüncelerimizin şekillendiğini anlarız. Belki haklı taraftayız ancak savunmasızız. Neden ve nasıl buraya geldiğimizi bilmiyoruz. Birileri bizi aldı ve buraya koydu. Bu durum olağandır ve olması da gerekir. Hiç birimizin sıfırdan tüm doğrulara analiz ve sentez süreçleri sonucunda ulaşacak kadar ne zamanı, ne kaynağıi ne yetkinliği ne de sabrı var. Bu sebeple bazı otoritelere güvenmeli ve bazı paket düşünceleri peşinen kabul edip bu düşünceler üzerine hayatımızı inşaa işlemine başlamamız doğal ve doğrudur. Ben bir fizikçi ya da kozmoloji ile uğraşan evren bilimci değilsem, işinde gücünde bir sade vatandaşsam bazı ön kabulleri bayat bir şekilde cahilce sorgulamam ve şüphe ile yaklaşmam normal karşılanmaz. Dünyanın geoit formunda olduğunu kabul eder geçerim. Ancak bir evren bilimci bu ön kabul ile yola çıkmamalı. O gerçekten de dünya yuvarlak mı sorusunu sorup araştırmasını yapmalı. Geri kalan tüm dünyanın hangi konuda konsensus sağladığı umrunda olmadan cesaretle sorgulayıcı sorularını sorup gerçeğin özüne ulaşmak için adım atmalı. İşte Max Planck bunu yaptı ve Newtoncu fiziğin ön kabul görmüş köklü yasaları Kuantum fiziği ve teorisi ile sarsıldı. Ardından Werner Heisenberg, Erwin Schrödinger ve Paul Dirac gibi diğer büyük isimler de kuantum mekaniğinin gelişmesine büyük katkılarda bulundu. Max Planck Newton’un sorgulanmaz yasalarına kafa tutmasaydı şimdi Kuantum dünyasının nimetlerinden faydalanamayacak ve gerçeklik algımızı kör topal bir şekilde oluşturacaktık. Adeta kırık bir ayak kemiğin yamuk bir şekilde kaynamasına neden olacak ve ömür boyu topallayan bir sakat olacaktık.
İşin özü; ön kabulü herkes her alanda yapmamalı.
Herkes kendi ilgi alanında, kendi etki çapı içindeki konulara şüpheyle yaklaşmalı ve paket düşünceleri peşinen kabul edip “neyi neden savunduğunu bilmeden” bir şeyleri savunmamalı. Ama etki çapımız ve ilgi alanımız dışındaki bazı konularda paket düşüncelere ihtiyacımız vardır ve bunu o alanın otorite isimlerinden memnuniyetle kabul ederiz.
Ancak şimdi konumuz siyaset…
Peki hangimiz siyaseti ilgi alanımızın dışında konumlarız? Siyaset hemen hemen hepimizin ilgi alanındadır. İstesek de apolitik olamayız. Siz kendinizi her ne kadar apolitik olarak tanımlasanız da siyasetin ucu dönüp dolaşıp size ve hayatınızdaki milyon tane şeye dokunur. Dolayısıyla apolitik kimliğiniz teoride kalır. Apolitik olarak yaşadığını iddaa eden bir kişi ıslanmadan yüzdüğünü iddaa eden bir kişi ile aynı noktada inandırıcılığa sahiptir. Dolayısıyla siyaset hepimizin ilgi alanındadır ve olmak zorundadır. Kaldı ki her seçim günü gidip oyunuzu veriyorsanız bu sürecin içinde siz “Etki çapı olan” bir bireysiniz demektir. Bu da sizi siyaset hakkında fikir sahibi olmak zorunda bırakır. İşte bu noktada taraftar olma tehlikesi ile baş başa kalırsınız çünkü olan biten hakkında fikir edinmek istediğinizde karşınızda bir çok paket düşüncesini size satmak isteyen siyasi parti ve oluşumlar bulursunuz. Burada yapılması gereken şey paket düşünceleri satın almamak ve ilgi alanınızda olan bu konu hakkında kendi analiz ve sentez yeteneğinizi kullanarak aktif bir doğruya ulaşma çabası göstermek ve kendi fikirlerinizi oluşturmaktır. Eğer bunu başarırsanız hiç bir partinin taraftarı olmazsınız. Sorgulama yeteneğinizi kullanır ve karşınıza çıkan her şeyi yapıcı bir şüpheyle irdeleyip işin gerçeğine ulaşmak için ufak bir çaba verirseniz kendi özgün fikirlerinize sahip olur ve bu fikirleri bir başkasına mantıksal izahları eşliğinde anlatma kabiliyetine sahip olursunuz. Bunu yapan insan sayısı arttıkça siyasi partilerin hödükleştirdiği ve zihinlerini çamurlu suyla yıkayıp taraftar haline getirdikleri insanların sayısı büyük bir hızla azalacaktır. Yine bir tarafta olacaksınız ancak bu sefer taraftar olarak değil, kendi mantığı ile bir sonuca ulaşmış akışkan bir kitle olarak orada olacaksınız. Bu profildeki insanların sayısının artması başa geçecek siyasileri belirleme gücü olan akışkan kitlelerin sayısının artmasına neden olur ki bu da bir partinin çetevari bir tavırla ülkenin başına çeyrek asır boyunca çökmesini engeller.
Bir siyasi parti hükümeti +20 yıl boyunca yönetiyorsa anlayın ki burada kitleler çok büyük bir hızla taraftar haline gelmiş ve otokratik bir parti devleti oluşmuştur. Bu durum yolsuzluk, adaletsizlik, hukuksuzluk ve antidemokratik bir çok uygulamayı beraberinde getirir. Hemen hemen tüm diktatörlüklerin yolculuğu böyle başlamıştır. Ancak fizik asla yalan söylemez. Bir kutba yapılan aşırı baskı diğer bir kutuptan patlama yaratır ve bu patlama her zaman otokratik rejimlerin sonunu çok hazin bir şekilde getirir. Ülkemizde bu baskının son aşamalarını yaşıyor gibi gözüküyor. Kanımca yakında bir patlama görecek ve bu siyasi taraftarlığın faturasını hep beraber ödeyeceğiz.
Deniz DUMAN