KENT HABER Eskisehir

KENT HABER Eskisehir Hizmet temelli tek gazetedir.

KENT HABER GAZETESİ:
2 haftada bir güncellenen haftalık 5.000 olmak üzere ay da 20.000 adet basılan ücretsiz olarak kişiye ulaştırılan, şehir içinde ve ilçelerde hedef müşteri, okuyucu odaklı dağıtılan, prestij sahibi konaklama,ağırlama işletmelerinde dikkat çekici özel standları ile sunulan,vilayet gibi tüm devlet kurumlarında bürokratların tümüne, özel ve devlet hastaneleri bürolarına, avukatlık

, mimarlık, mühendislik, müşavirlik mesleklerini icra eden tüm meslek odası ve meslek erbablarının bürolarına özel olarak ulaştırılan,okuyucu ile birebir iletişim içerisinde olan yegane gazetedir.

1400'lü yılların başlarındaMahmut isminde bir çiftçi, tekke boğazı tarafındaki tarlasını sürerken içi altın dolu üç büyü...
07/09/2020

1400'lü yılların başlarında

Mahmut isminde bir çiftçi, tekke boğazı tarafındaki tarlasını sürerken içi altın dolu üç büyük yekpare oyulmuş küp bulur. Bergamalı çiftçi bu altınların devlete ait olduğunu düşünüp Küpleri yetkililerine bildirir. Üç küp Osmanlının başkenti Bursa’ya gönderilir. O zamanlar II. Murad tahttadır. Padişah Bergamalı çiftçinin bu davranışından etkilenerek;

-“İki küpü bizim, bir küp senin, hangisini istersen al” der
Çiftçi: - “Madem ki altınlar için buyruk yoktur o halde şu ağzı kırık küpü bana kalsın der”.

II Murad Çiftçinin altınları da kabul etmemesine çok duygulanır. Çiftçiyi paşalık ünvanı ve Bergama’da büyük bir arazi ile ödüllendirir.

Üç küpten daha yüksek, dış yüzeyi pürüzsüz ve söbü şekilli olan ikisi de başkentte kalır. O iki uzun küp bugün Ayasofya'dadır.
Zenginleşen Bergamalı çiftçinin oğulları sonradan hamam inşa ettirirler ve bu küpü de başköşeye yerleştirirler. Hamam o günden sonra Küplü Hamam olarak bilinir. Yaklaşık dört yüzyıl boyunca küp hamamın başköşesinde durur ama 17 ve 18. yüzyıllarda Bergama'ya gelen Avrupalı gezginler küpü fark ederler ve satın almak için hamam sahiplerine para teklif ederler. Bergamalılar dede yadigarına sahip çıkıp küpü satmazlar. Fakat Osmanlının en modernist padişahlarından olan II. Mahmut bu küpü isteyen bir Fransız'ı kırmaz ve Paşa’nın torunlarına bir ferman gönderip küpün derhal Fransız’a verilmesini emreder.

Bergama Krallığının başkenti Bergama'da bin yıldan daha fazla boyunca toprak altında kalan, bulunduktan sonra kısa bir süre Osmanlının başkentini ziyaret eden ama tekrar Bergama'ya gelen ve dört yüzyıl boyunca bir hamamı süsleyen küp artık Fransa'nın başkenti Paris'e ulaşmıştır.

Bugün Louvre Müzesinin nadide eserleri arasındadır. Paris'e yolunuz düşerse Louvre'a uğrayın, Bergamalıların uğruna servet değerindeki teklifleri geri çevirdiği Küplü Hamamın küpünün yanına vardığınızda derin bir iç çekin!
[Cem Demiroğlu]

OSMANLI'NIN YETİMLERİ "Darüleytam" yani "Yetimler Yurdu" ÇOCUKLARININ ALMANYA'YA GÖNDERİLMESİ... Gördünüz mü Berlin'deki...
04/09/2020

OSMANLI'NIN YETİMLERİ "Darüleytam" yani "Yetimler Yurdu" ÇOCUKLARININ ALMANYA'YA GÖNDERİLMESİ...

Gördünüz mü Berlin'deki tren garına inen 314 yetim çocuğun gözlerindeki ürkekliği?..

Tarih 1917 Nisan sonları…
Sirkeci Garı’ndan bir tren kalkar ,
Oldukça kalabalık bir grubu Almanya'ya götürmektedir...
Yaşları 14-16 arasında değişen tam 314 yetim Türk çocuk…

Çünkü Osmanlı , Almanya ile bir anlaşma yapmıştır ;
"Yetim Türk çocuklarına meslek edindirilecektir"..

Ama olay ve niyet gerçekten öyle midir?.. İşte orası karışık…
Çünkü… Balkan ve 1.Dünya Savaşlarında binlerce vatan evladı ,
Arkalarında bir o kadar da yetim çocuk bırakarak toprağa düşer…
Osmanlı Maarif Nazırı Ahmet Şükrü Bey'in teklifi ile 25 Kasım 1914 yılında , bu yetim çocuklar için bir yurt kurulur: "Darüleytam" yani "Yetimler Yurdu"…

Darüleytam'ın kuruluş amacı güzeldir aslında ;
"Yetim ve korunmaya muhtaç çocukların barınma , bakım , beslenme ve eğitimlerinin sağlanması , bir zanaat dalında ihtisas kazandırarak geleceklerinin garantiye alınması…" Ama Osmanlı savaşlarda o kadar çok vatan evladını kaybeder ki , Darüleytam’lardaki çocuk sayısı da neredeyse 20 bini bulur…

Yani?.. Yanisi şu ; bu çocukların barınma , bakım ve beslenmeleri , artık" devlete külfet" olmakta ve bu "fazla nüfus" dan kurtulmak gerekmektedir...

Oysa Almanya'nın "işgücü açığı" vardır ve yapılacak şey bellidir ; "Darüleytam'ın kuruluş yönetmeliğinde var olan 'eğitim' maddesinden yararlanarak , bu çocukları 'Eğitim Çırağı' adı altında Almanya’ya göndermek…

Hemen Almanya ile bir işbirliği anlaşması imzalanır ; Osmanlı'nın yetim Türk çocukları gruplar halinde Almanya' ya gönderilecek , orada maden , ziraat ve diğer el zanaatlarında çalışan ustaların yanına verilerek meslek öğreneceklerdir...

Ya da… Çocuklara söylenen budur…
İlk grup olarak Ankara , Bursa , Söğüt , Manisa , Afyon , Edirne , Maraş , Kilis , Konya , Niğde , Antep Darüleytam’larından yaşları 14-16 arasında değişen 314 çocuk seçilir...

Almanya'ya ulaşan bu 314 kişilik grup için Haziran 1917’de Berlin'de bir "seremoni" düzenlenir.. Alman çocukları meraklı gözlerle , başlarına fese benzetilmiş mavi bir kep , üzerlerine Avrupai kesimli mavi bir pelerin giydirilmiş bu yabancı çocukları izlerken , yetim Türk çocukları da şaşkınlık , merak ve biraz da korku ile onlara ve etrafa bakınmaktadırlar.. Sonra yetim Türk çocukları "eğitim alıp meslek öğreneceklerini sandıkları" ustalarının yanına dağıtılırlar...

Ama bu işte bir terslik vardır sanki…Yetkililer onları gönderirken farklı şeyler söyleseler de , 200 çocuk madenlerde , 84 çocuk tarlalarda çalışmaya gönderilmiştir.. Zanaat öğretmek için ayrılan hepi topu 30 çocuktur… Özellikle maden de çalışan çocukların koşulları çok zordur...
Yetersiz barınma ve bakım şartlarında haftanın yedi günü çalışmaktadırlar.. Beslenme ise ayrı bir sorundur...

Alman madenciler "ucuz" olduğu için domuz etli çorba ile karın doyururken , Yetim Türk çocukları bu "koyu renkli çorbayı" içmeyi reddediyor , karınlarını daha çok yavan ekmekle doyurmak zorunda kalıyorlardır.. Ama zamanla yetersiz barınma , yetersiz giyinme , yetersiz beslenme madende çalışmanın zorlu koşullarıyla birleşince çocuklar hastalanıp ölmeye başlarlar…

Oysa aynı madende çalışan Alman çocuklara farklı davranılmakta hatta onlara haftada bir gün tatil ve maaş verilmektedir.. Bunu gören yetimler bu haklardan yararlanmak isterler.. Yararlanamayacaklarını öğrenince de ayakta kalanlar , yolunu bulanlar madenlerden kaçmaya başlasalar da Alman polisi yakalayıp tekrar madene göndermektedir...

Ama onlar da kaçmayı tekrar tekrar denemektedir…

Çünkü Osmanlı yetkilileri onları gönderirken ; "Meslek öğrenerek kalifiye eleman olacaksınız , çok çok iyi maaşlarla çalışacaksınız" diyerek göndermiştir...
Almanya bu firarilerle ilgili sıkıntısını Osmanlı’ya bildirir ; "Böyle anlaşmamışlardır" çünkü…

Yaptıkları anlaşmaya göre ; "Çocukların çoğunluğu madenlerde çalışacak , ancak yüzde onu zanaat öğrenecek , gelen tüm çocuklar 3 yıl 'bilabedel' çalışacak ancak dördüncü yıldan itibaren ücret alacaklardır…

Almanya 314 çocuktan oluşan ilk gruptan kalanlarını İstanbul’a geri gönderir.. Ama bu grup gittikleri gibi dönememiş , yaşam ve çalışma koşulları nedeniyle yarıdan çok çok fazlası yaban ellerinde yitip gitmiştir çünkü…
Osmanlı çok kızar.. Ama çocuklara…

Almanya "benim için nitelik önemli" derken , Osmanlı için "nicelik" önemlidir.. Çünkü Osmanlı bu yolla en az 5 ile 10 bin çocuktan kurtulmayı hesaplamaktadır.. Hatta ikinci grup için 500 çocuk toplanmaya başlanmıştır bile…

Osmanlı hemen kararını değiştirir…

Çocuk gönderme planını değil , hangi çocukları göndereceği kararını değiştirir.. "Gönderilen ilk parti çocukların daha çok şehirlilerden seçildiği , sorunun da buradan kaynaklandığı , o nedenle daha mazlum ve sessiz olmaları nedeniyle Anadolu’nun yetim köylü çocuklarının gönderilmesine" karar verilir.. Hatta "kurtulmak için" Osmanlı’ya göre "yaş grubu biraz daha düşürülmelidir"…

Önemli olan daha çok yetimden ve masraftan kurtulmaktır çünkü…

Yaş grubu düşürülür , Anadolu'nun sessiz ve mazlum çocukları seçilir ve birkaç grup halinde binlerce yetim Türk çocuğu daha gönderilip Alman ailelerin yanına yerleştirilir…

Sonrası mı?.. Kimse bilmiyor… Billinen ise şudur ;
Binlerce baba yaban ellerinde "vatan" diyerek toprağa düşerken ,
O babaların bebeleri de gurbet ellerinde anasız , babasız , vatansız yitip gitmiştir…

Fotograf: ( Madenlerde ve zirai alanlarda çalıştırılmak için Almanya’ya gönderilen , Avrupai pelerinler ve kepler giydirilmiş 14-16 yaş arasındaki yetimlerimiz… 06.05.1917 )

08/02/2020

BİZ MANYAKMIYIZ?
Ben bugün, dünyada aptallıklarından ders alıp, son 10 yıldır dünyanın en mutlu ülkesi sıralamasında hep birinci veya ikinci olan ülkenin KOSTA RİKA olduğunu öğrendim. Şöyle ki;
Önceleri sömürge iken, bağımsız olunca kendini şaşırmış. Komşularıyla ya da ülke içinde etnik ayrımcılık yüzünden bol bol savaşmış. Tam 150 yıl sonra akılları başlarına gelmiş. Ama bu arada iki darbe, kavga, kaos, komşularla ilişkilerde dengesizlik, halkta huzursuzluk, adaletsizlik, adam kayırma gibi, mutluluk endeksini düşüren ne varsa hepsini yaşamışlar. Konya ve Afyonkarahisar’ı birleştirin, o kadar yüzölçümleri. Nüfus 5 milyon. Sadece savaş ve sorunları değil, 112 de aktif yanardağları var!
Mucize değişimin ilk adımları 50 sene önce atılıyor. Demokrasi ile yönetilen bu ülkede başa gelen bir adam, “bir dakika ya, biz manyak mıyız”sorusunu sorup, yetkilerini akıllı canlılar olduklarını ispatlamak için kullanıyor. Ne mi yapıyor?
🌿Yasama, yürütme ve yargının asla bir daha değiştirilemeyecek şekilde ayrılmasını ve öyle kalmasını sağlayan kanunlar çıkarıyor.
🌿Dışişleri Bakanlığı’nın girişine kocaman bir yazı astırıyor;”Bu ülkede kuvvetler ayrılığı kesin bir şekilde uygulanmaktadır.”
🌿Sonra da komşularına ve bütün dünya ülkelerine bir konuşma yapıyor: “Arkadaşlar siz birbirinizi yiyin, kavga edin. Ben kapılarımı huzursuzluğa kapatıyorum, benden uzak olun. Sadece ticarette size muhatap olurum.”
🌿Akabinde bakanlarına “getirin bakalım bütçelerinizi, nerelere neler harcıyoruz” diyor.
🌿Ooo silahlı kuvvetlere ne kadar para harcıyormuşuz. Savaş yok, komşuların işine karışmak yok. O halde orduya da gerek yok, kaldırıyorum diyor.
🌿Dediğini de yapıyor. 50 yıldır kimsenin işine karışmıyor.
🌿Bu tutumu ile de 1987’de Nobel Barış Ödülü alıyor.
🌿Daha sonra iki adam parti kuruyor. Tüzükleri mutluluk üzerine olduğu için adı da Mutluluk Partisi oluyor.
🌿Seçiliyorlar.Biri babakan diğeri Millî Eğitim bakanı oluyor.
Mutlu olmak için ne mi yapıyorlar?
🌿Okullarda derslerin çoğu doğada yapılıyor. Çocuklar matematiği ağaç, çiçek sayarak öğreniyor. İlkokuldan mezun olabilmenin bir şartı da beş yılda dikilmesi gereken ağaç kotasını tutturmak. Finlandiya eğitim bakanı sık sık bu ülkeyi ziyaret edip feyz alıyor. Biz Finlandiya’nın başarısını biliyor fakat esin kaynağını bilmiyoruz.
🌿Yazılı ve görsel medyayı halkı aydınlatmak için kullanıyorlar.
🌿Aydınlar ücretsiz seminerler veriyor halkı aydınlatmak için.
🌿Orduyu lağvettikten sonra beş üniversite kuruyorlar, oradan gelen kaynakla.
🌿Halk doğuda, batıda ve kuzeyde başka diller konuşuyor. Üniversite mezunu her genç ise çok iyi derece İngilizce biliyor. Kimse kimsenin dilinin kaba ya da üstün olduğuyla uğraşmıyor.
🌿Doğa mutlak korunuyor. Ağaç kesmek, gecekondu, avm yapmak kesinlikle yasak.
🌿Evlenmek mi istiyorsunuz; 6 haftalık kursa gitmek zorundasınız. Geçemediniz, yine gideceksiniz.
🌿Anne-baba olmak mı istiyorsunuz, yine kurs. Çocuğunuzu içgüdülerinizle değil, bilinçli eğiteceksiniz.
🌿O kadar küçük bir ülke ki, dünyanın sadece binde 3’ü. Ama doğa ve canlı çeşitliliğinde kara parçası çok daha büyük olan ülkelerden çok daha önde. Dünyadaki bütün canlı çeşitliliğinin % 6’sı bu ülkede. 850 kuş çeşidi, 1200 orkide, 600 kelebek çeşidi vs.
🌿Gelinen noktada;
- Halkın geliri, Avrupa halklarının 1/4’ü olmasına rağmen dünyanın en mutlu ülkeleri sıralamasında son 10 yıldır 1. veya 2. oluyorlar.
- Kişi başı ortlama yaşam süresi 79.2 ile çoğu gelişmiş ülkeyi geride bırakıyorlar.
-Ordu yok, kavga yok, silâh yok.
- Halk adalete sonsuz güveniyor, kanunlar harfiyen uygulanıyor.
-Basın özgürlüğünde 2017 yılında 180 ülke içinde 6. sırada yer aldı.
-Dünyanın 2.muz üreticisi, ananas ve kahve de önemli yer tutuyor.
-O beş üniversiteden mezun gençlerin dijital ürünler tasarlayıp satarak ülke ekonomisine katkıları da tüm ekonominin % 24’ü.
🌿 50 yıl önce sordukları “biz manyak mıyız” sorusunu “değiliz” diye cevaplamış bir halk.
🌿Öyle topraklarından petrol falan da çıkmıyor. Yeraltı kaynaklarından elde ettikleri bir enerjileri yok. Onlar da yenilenebilir enerji kullanıyorlar. Rüzgâr, güneş, su tüm enerji ihtiyacının tamamını karşılıyor. 2021’de bağımsızlıklarının 200.yılını kutlayacaklar ya muhteşem bir hedefleri var; karayolunda fosil yakıtlı araçları tamamen bitirmek.
🌿Komşuları Nikaragua, Panama iç işlerinde birbirini yiyen ülkeler. Bir tarafları da Karayip, Pasifik Okyanusu. Huzur içinde yaşayıp, saygıyla anılıyorlar. Orta Amerika’nın İsviçresi olarak anılan ülke, aslında oradan daha üstün. Çünkü İsviçre, kara para aklama, rüşvet vs. p*s işler için kötülerin sığınağı olarak kullanılıyor. Oysa ki KOSTA RİKA,”yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesiyle kuşların, çiçeklerin sığındığı bir ülke. Selâmı bile, “PURA VIDA (saf yaşam)”.
🌿Kosta Rika’nın bu özelliklerini anlatan hiç bir Türkçe kaynak yok!
🌿 Kim bilir, belki birgün biz de “ manyak mıyız” sorusunu sorar, doğru cevabı buluruz.

05/12/2018

Şimendifer büfe-cafe


Turizm Otelcilik Lisesi mezunu
Askerlik durumu tecilli
Bay eleman aranıyor
İş görüşmeleri yüzyüze yapılacaktır

Adres: Savtekin Cd. Kafadar sk no:13
Odunpazarı/Eskişehir

09/03/2018

Hasret rüzgarları çok erken esti...

05/03/2018

Televizyonda Seul Olimpiyatları var. Naim Süleymanoğlu dünya rekoru kırarak altın madalya kazanıyor. Babamla ağlıyoruz! Mevsimlerden sonbahar. Bunaltıcı yaz sıcağı yok artık. Gündüzler git gide kısalıyor ve akşamlar serin oluyor. Birazdan yemek yiyeceğiz, annem mutfakta menemen yapıyor. Bir müddet sonra elinde tencereyle içeri giriyor, “Hadi sofraya!” diye sesleniyor bize. Ağladığımızı fark edince “ Aa noldu?” diye şaşırıyor önce. Televizyondan spikerin ağlamaklı sesi geliyor “Bravo Naim… Naim dünya şampiyonu…” Annem televizyondan gelen sese yöneliyor, birkaç saniye ekrana bakıp sonra soruyor, “Kazandı mı Naim altın madalyayı?” Evet anlamında başımla onaylıyorum. “Ağladığınızı görünce ödüm koptu bir şey oldu diye, oh çok şükür” diyor. Babam ayakkabılarını giyiyor o sıra. Annem kapıda bitiveriyor hemen; “Yemek yiyoruz şimdi, nereye bu saatte?” Ayakkabılarını giyip, dudağındaki sigarasını parmaklarının arasına aldıktan sonra cevaplıyor babam, “Hava alacağım biraz, siz yiyin yemeğinizi..."

Ablam ortaokul birinci sınıfta, ben ilkokul üçüncü sınıftayım. Bu semte geçen yıl taşındığımız için okula yeni alıştım sayılır. Mahalledekilerle daha samimi olsam da, okulda da birkaç iyi arkadaşım var. Ön sıramda Özlem ile en yakın arkadaşı Ayşegül oturuyorlar. Ben Özlem’e aşığım! O yaşta aşık nasıl olunursa öyleyim. Özlem hem güzel hem de akıllı bir kız. Gözlerimi ondan alamıyorum. Her yaptığını, konuşmasını büyük bir dikkatle izliyorum. O ise en çok Mesut ile konuşuyor. Teneffüslerde bahçede birlikte geziyorlar. Sinir oluyorum ama elimden de bir şey gelmiyor. Eskiden olsa en azından gazoz falan alırken iki tane alıp birini Özlem’e verirdim diye geçiriyorum içimden. Bu da biraz olsun sohbet etmemize vesile olurdu belki. Ama bir süredir okul harçlığı alamıyorum ki evden. Babam şu sıralar çalışmadığı için biraz idare etmemiz gerekiyormuş. Annem öyle diyor. Bu yüzden her gün bir Elvan Gazozu, bir kıymalı börek keyfine ara veriyorum zorunlu olarak.

Dokuma atölyesinde ustabaşı olarak çalışıyorken, patron ödemeyi aksattığı için işçilerin haklarını savunuyor babam. Patron, “Tamam senin paranı ödeyelim, ama işçilerinkini şu an ödeyemeyiz, beklesinler” diyor. Babam çıkışıyor; “Olmaz öyle şey, ben alayım onlar almasın. Yazık, çoluk çocukları var." Patron baş edemeyeceğini anlayınca, “Bak usta!” diyor, “Kahramanlığa gerek yok, senin paranı veriyoruz işte daha ne istiyorsun?” Babam parlıyor aniden, “Paralar ödenmezse kimse çalışmaz, ben de çalışmam!" Patron, "Sen bilirsin" deyince babam alıyor ceketini çıkıyor atölyeden. Sonradan öğreniyor ki, o işçilerden en kıdemli olanı ustabaşı oluyor atölyeye. Babamı ve diğerlerini yarı yolda bırakarak bugünkü tabirle kariyerinde bir basamak daha tırmanıyor.

Günlük hayatımızda zaten ekstra harcamalarımız olmadığından bu yeni duruma alışmak çok da zor olmuyor aslında bizim için. Ama yine de bazı mecburi değişiklikler var. Mesela ekmeği artık kapımızın önündeki fırından değil öteki mahalledeki Halk Ekmek’ten alıyorum. Birkaç sokak aşağıda da bir bakkal var. Taşıma esnasında hasar görmüş, kabuğu çatlamış veya kısmen kırılmış yumurtaları yarı fiyatına satıyor. Yumurtayı da oradan alıyoruz. Bunun gibi birkaç değişiklik işte. Ablam ortaokula gittiği için ona az da olsa harçlık veriliyor. Yeni forma falan derken oldukça masraflıymış ortaokula başlamak, annem öyle diyor. Ben ablamın eski önlüğünü giyiyorum. Eteğin başladığı yerden kestirmiş annem terziye, biraz büyük ama idare eder. Sınıfta yanımda oturan Suat, her gün ekmek arası tavuk getiriyor evden. Abisi otelde çalışıyor, o getiriyormuş Suat seviyor diye. Bana soruyor “Yer misin?” diye ama canım çektiği halde isteyemiyorum. Çok sevmesem de o sıralar canım nasıl tavuk çekiyor anlatamam. Evde durumlar iyiyken yüzüne bakmadığın şeyler yokken kıymetli olur zaten hep.

Bir gün teneffüs dönüşü sınıfta oturmuş öğretmeni beklerken, Özlem arkaya dönerek bana “Ayağa kalksana bi” diyor. Şaşırıyorum, “Neden?” diye soruyorum. “Ya hadi nolur” diyor. Kalkıyorum. Ayşegül’e bakıyor, birlikte gülüyorlar. “Noldu, niye gülüyorsunuz?” diyorum, “Yok bir şey” diyor.

Sonra yine arkasını dönüyor ve tekrarlıyor, “ayağa kalksana bi!”

Kalkıyorum. Ayşegül ile birlikte gülüyorlar. Bu birkaç kez tekrarlanıyor. Bu yakınlaşmaya anlam veremesem de benim de hoşuma gidiyor. Her seferinde gülüyor Özlem. Çok gülüyor hem de. Ben de gülüyorum. Benden hoşlandığını düşünüyorum. Neden güldüklerini söylemiyor. Sonunda arkamda oturan Halil uyandırıyor beni; “Oğlum kalkma ayağa lan! Kız önlüğü giyiyorsun diye seninle dalga geçiyorlar..."

Ağlayarak çıkıyorum sınıftan. Hayal kırıklığı ile kızgınlık arasında bir şeyler hissediyorum ama ne olduğunu tam olarak bilemiyorum. Mesut’un yeni önlüğünü düşünüyorum. Sonra üstümdeki, ablamın eski önlüğüne bakıyorum. Özlem’in gülüşünü düşünüyorum.

Mahalleye gelince annemin sabahtan tembihlediği üzere, kırık yumurtacıdan yumurta alıyorum. Eve gidiyorum. Televizyonda Seul Olimpiyatları var. “Birazdan Naim Süleymanoğlu podyuma çıkacak” diyor spiker. Yumurtaları anneme veriyorum. Babam salonda oturuyor. Ona anlatıyorum okulda yaşadıklarımı. Anlatırken yine ağlıyorum hırsımdan. Babam da ağlıyor. Birlikte ağlıyoruz. “Sen merak etme oğlum, amcandan borç isterim sana yepyeni bir önlük alırız” diyor. Mutfaktan menemen kokusu geliyor. Naim dünya rekoru kırıyor…

26/01/2018

Ortaokula başlamıştım. İki hafta önce şortla gezerken, birdenbire annemle Mahmutpaşa’dan aldığımız takım elbisenin içinde bulmuştum kendimi . Boynumda, hayatımda ilk kez taktığım, henüz bağlamayı beceremediğimden haftada bir babama bağlattığım lacivert kravat. Her ders için ayrı ayrı, tam on iki hocayı saymıyorum bile. Üstüme zoraki bir resmiyet çökmüştü. Nerden baksan adapte olması zor bir süreçti. Fakat Yasemin vardı. Gözleri bal köpüğü rengiydi. Kaşlarına değen kirpikleriyle bir baktı mı, lunaparkta gondola binmişim de en tepeden aşağıya hızla iniyormuşum gibi içim çekilirdi. Onu izlemekten kendimi alamazdım. Kestane rengi saçlarını at kuyruğu yapmak için toplarken lastik tokayı ağzıyla tutuşu bile büyük bir şölendi benim için. Rüzgarda titreyen nazlı bir gelincik gibi salınırdı.

Sonbaharın sonlarıydı. Babamın işleri bozulunca dört aylık kira birikmiş, ev sahibi evi boşaltmamızı istemişti. Amcamların yanına taşınmıştık zorunlu olarak. Amcam boya ustasıydı. Herkes evini yazın boyattığından amcam da işsizdi. Babamla amcam o günlerde bir gazetenin hobi sayfasında gördükleri yapay çiçekten ilham alarak bir süs eşyası yapmışlardı. Bakır tellerin çiçek şeklindeki plastik boncuklardan geçirilip bükülmesi, daha sonra küçük cam kadehlerin içinde boyayla karıştırılmış, kurumaya yüz tutan alçıya batırılmasıyla oluşan bir tür saksıydı bu. Alçı tamamen kuruduğunda çiçekler sabitleniyordu.

Babamla amcam eşin dostun onayını aldıktan sonra elli tane kadar çiçek yapıp deneme mahiyetinde Şirinevler köprüsünün üstünde satmaya başladılar. Bu icat en azından temel gıda ihtiyaçlarımızı karşılamamızı sağladı bir süre. Akşamları topyekün çiçek yapıyorduk. O çiçeklerden en beğendiğimi Yasemin için ayırdım. Yılbaşına iki hafta vardı. Yeni yıl hediyesi olarak verecektim. Hediyeyi verirken söyleyeceklerimin provasını bile yapıyordum aynanın karşısında. O anı düşündükçe içim içime sığmıyordu.

Köprüde satışlar bir gün iyi üç gün kötü gidiyordu. Hazır çorba ve makarnadan başka bir şey yiyemiyorduk. Öğlenleri karnımı iyice doyurup okula öyle gidiyordum. Evden harçlık almadığım için okulda acıkmamam lazımdı.
İşlerin kesat gittiği bir Pazar günü amcamın kayınvalidesi bizdeydi. Evde birkaç yumurta, biraz da soğan vardı. İki üç tane ekmek alabilecek kadar da para, hepsi bu. Caddeye kurulan pazar toplanmak üzereydi. Amcamın kayınvalidesi, “Pazarcılar çürük sebzeleri sokağa döküp gidiyorlar ama o çürüklerin arasından sağlamlar da çıkıyor, koş git oradan biraz biber topla da gel” diyerek beni pazara gönderdi. Nasıl olacak o iş falan demeye kalmadan elime bir naylon poşet tutuşturup kapıyı kapatıverdi yüzüme. Çaresiz gittim. Hava kararmıştı ve pazar yeri çöp deryasıydı.
Birkaç saat önce hınca hınç insan dolu cadde tenhaydı artık. Alışveriş yapanların telaşı, satıcıların sesleri, bez brandalar, akkor ampullerin ölgün sarı ışığı, tahta pazar tezgahları sahneden çekilmiş, ıslak bir cadde, tek tük gelip geçen insanlar ve çürük sebze meyve öbekleri kalmıştı geriye.

Herkes evine dönmüş, Pazar akşamları yaşanan aile saadetinin kollarına bırakmıştı kendini. Kömür sobalarının üstünde çamaşırlar kuruyor, mandalina kabuklarının rayihası evlere huzur veriyor, gürbüz çocuklar televizyona en yakın koltuğa uzanıp, annelerinin pazardan aldığı vanilyalı gofreti yiyerek çizgi film seyrediyordu. Herkes gibi bu saadeti yaşamak varken, elinde ne idüğü belirsiz bir poşetle çöp yığınlarının arasında sağlam biber aramaya çıkmıştım. Bir ara caddedeki bisiklet tamircisine takıldı gözüm. Geçen yaz Zeynel, Kadir ve Simoviç Hakanla bisikletlerimize fren pabucu taktırdığımız gün geldi aklıma. Şu kaldırımda oturup dondurma yemiştik. Evim, arkadaşlarım, mahallem… Hepsi yerli yersiz hatırlanan güzel anılardan ibaretti artık.

Gözüme kestirdiğim bir çürük biber yığınına yanaşıp yere çöktüm. Karanlıkta el yordamıyla sağlamlarını aramaya başladım. Ellerim vıcık vıcık oldu. Çürümüş biberlerin kokusu midemi bulandırdı. Birkaç sağlam biberi poşete koyduğum esnada başımı kaldırmamla Yaseminle göz göze gelmem bir oldu. Annesiyle bir yerden dönüyorlardı. Dağılmış pazar yerinde çöpleri karıştırırken yakalanmıştım aşık olduğum kıza.

Hani karların erimeye yüz tuttuğu kış günü saçak altından geçerken buz gibi su damlası düşüp ensenden içeri girer de irkilirsin; öyle bir ürperti yayıldı sırtıma. Kulaklarımda kamyon kornaları çınladı. Bacaklarımdan yukarı tırmanan karıncalanma beynimi uyuşturdu. Beni yere yatırıp bizim okulun dört katlı binasını üstüme koydular sanki. Yığılıp kaldım öylece. Doğrulabilsem, durmaksızın başka bir şehre kadar koşabilirdim.

Hiçbir şey söylemeden, beni görmemiş gibi yaparak yürüyüp gitti Yasemin. O günden sonra onun bal köpüğü gözlerine hiç bakamadım. Ona yaptığım çiçek yıllarca vitrinin üstünde durdu. Buhranlı bir Ağustos gecesinde yere düşüp kırıldı. Sokağa çıktık. “Marmara yıkıldı, zayiat büyük!” diyordu radyolar.

23/01/2018

Neşeli penguenler

29/12/2017

Lokantada çorba içiyordum. Anahtarlık satan küçük bir kız çocuğu masaları dolaşıyordu. Geldi benim masamda durdu. Televizyona daldık ikimiz de. Magazin programı. Sosyetik bir ailenin çocuğuna uzandı mikrofon. Lüks teknenin içinden dileğini söyledi çocuk, "Yaz hiç bitmesin." Anahtarlık satan kız, "Abi biliyor musun," dedi, "ben de hiç istemiyorum yazın bitmesini. Neden diye sordum. "Daha kömür alamadık" dedi.

Address

Eskisehir

Telephone

+905346370299

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when KENT HABER Eskisehir posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share