20/04/2026
Kapıyı açtım.İki uşak.Biri biraz daha uzun, gözleri sert ama yorgun.Diğeri küçük… ellerini cebine sokmuş, titrememeye çalışıyor.
Erzurum’da sabah, saat daha yedi olmadan başlar.
Ayaz, insanın yüzüne değil… içine işler.
Soğuk keser adamı.
O sabah kapı çaldığında, dışarıdaki soğuğun sesini duydum önce.
“Emmi…” dedi büyük olan.
“Karları temizlerik… olur ha?”
Kapının önüne baktım.
Gece boyunca yağan kar, bahçeyi neredeyse yutmuştu.
Yol kenarında biriken sert kar, kürek değil, sabır isterdi.
“Ne kadar?” dedim.
Çocuk başını eğdi.
“100 lira da…”
Bir an sustum.
Erzurum’da insan fiyat söylerken bile utanır bazen.
Bu uşak da utanıyordu.
“İkiniz için mi?”
Başını salladı.
“He emmi…”
Adını o an sordum.
“Erdem,” dedi.
Küçük olanın sesi çıkmadı.
Sadece abisine baktı.
İçeri dönüp kapatabilirdim o kapıyı.
Sıcak çayın yanına oturup, “bugün de böyle geçsin” diyebilirdim.
İnsan bazen iyilik yapmaz…
sadece yorulduğu için hiçbir şey yapmaz.
Ama o sabah öyle olmadı.
“Tamam,” dedim.
“Başlayın hele.”
Camın arkasından izledim.
Karın sesi vardır Erzurum’da.
Kürek değdikçe çıkan o tok ses…
insanın içine işleyen bir yalnızlık gibi.
Erdem öndeydi.
Sertleşmiş karı kırıyordu.
Omuzları titriyordu ama durmuyordu.
Küçük olan arkasından geliyordu.
Kürek değil sanki bir umut taşıyordu elinde.
Ne konuştular, duymadım.
Ama birbirlerine bakışlarını gördüm.
Bazen insanın derdini kelime anlatmaz.
Bir süre sonra küçük olan çöktü.
Merdivenin kenarına oturdu.
Erdem hemen yanına gitti.
Hiçbir şey demeden sırtına dokundu.
Sonra kendi küreğini ona verdi.
Kırık olanı aldı eline.
İşte o an…
insan utanmayı hatırlar.
İçeri girdim.
İki bardak sıcak süt yaptım.
Dışarı çıktığımda ikisi de irkildi.
Sanki kovacakmışım gibi.
“İçin,” dedim.
Küçük olan bardağı iki eliyle tuttu.
Yüzüne değen buhar… sanki hayata dönmek gibiydi.
Erdem gözlerime baktı.
Teşekkür etmedi.
Ama o bakış yeterdi.
Bir süre sonra tekrar çalışmaya başladılar.
Kar bitti.
Bahçe açıldı.
Merdivenler betona kadar temizlendi.
İş bitince kapıya geldiler.
“Bitti emmi,” dedi Erdem.
Cüzdanı çıkardım.
Parayı saydım.
Eline verdim.
Bakmadı önce.
Sonra baktı.
Yüzü değişti.
“Emmi… bu…”
“Say,” dedim.
Parmaklarıyla saydı.
“1000 lira…”
Sesi titredi.
“Biz 100 demiştik…”
“Biliyorum,” dedim.
“Ama siz fiyat söylemediniz.”
Başını kaldırdı.
“Ne söyledik?”
“Çaresizliğinizi.”
Sessizlik oldu.
Erzurum’da sessizlik ağırdır.
İnsan konuşmak istemez… çünkü konuşsa içi dökülecek gibi olur.
Bir süre sonra Erdem konuştu.
“Annem…” dedi.
“İlacını alamadı dün.”
Cümle kısa… ama içi uzun.
“Kalp hastası. Her gün kullanması gerekiyor.
Ama o gün o ilaç yoktu…
‘Bir hafta idare ederim’ dedi.”
Küçük olan gözünü sildi.
“Bu sabah başı döndü… yine de işe gitti.”
“Ne işi?” dedim.
“Otel temizliği.”
Erdem yere baktı.
“Bir gün daha gitmezse çıkarırlar…”
Sonra ekledi:
“Eczane öğlene kadar bekletiriz dedi…
parayı getirirsek.”
O an anladım.
Bu uşaklar para kazanmıyordu.
Zaman almaya çalışıyordu.
Cüzdanı kapattım.
“Önce ilaç,” dedim.
“Sonra sıcak bir yemek… hele onu ihmal etmeyin.”
Erdem başını salladı.
Ama gözleri doldu.
Sonra bana baktı ve dedi ki:
“Annem hep ‘bir yolunu buluruk’ diyor.”
Gülümsedim.
“Bulmuşsunuz.”
Koşarak gittiler.
Karın üstünde ayak sesleri…
uzaklaştıkça küçüldü.
Ben kapıda kaldım.
Uzun süre.
Erzurum’da insan çok şey görür.
Soğuk görür, yokluk görür…
ama en çok sabır görür.
O sabah şunu anladım:
Biz bazen insanları ucuz sandığımız için değil…
onların neden o kadar ucuz söylediğini hiç düşünmediğimiz için yanlış yapıyoruz.
Erdem 100 lira istemedi.
Sadece annesine biraz daha zaman almak istedi.
Ve ben…
uzun zamandır ilk kez kendimden utandım.